Kadınlarda erkeklere oranla daha sık rastlanan panik atak hastalığı her yaştan insanı etkileyebiliyor ve diğer korkulardan farklı olarak mutlaka tedavi edilmesi gerekiyor.Terapi Merkezi Uzmanı Dr. Hakan Türkoğlu, özgüven sorunu yaşayan, duygularını dışa vuramayan kişilerin panik atak hastalığına yakalandığını belirterek, hastalığın kadınlarda görülme oranının erkeklere oranla üç kat fazla olduğunu söyledi. Herkesin içinde yüksekten, karanlıktan, ölümden korkma gibi anlam veremediği bir korkunun var olduğunu belirten Dr. Hakan Türkoğlu, bazı korkuların ise kişinin yaşamını olumsuz etkilediğini söyledi. Kişinin yaşamını etkileyen bu korkunun ‘panik atak’ olduğunu belirten Dr. Türkoğlu, “Hepimizin içinde anlam veremediğimiz korkuları vardır. Kediden, köpekten, kuştan, yüksek yerlerden, karanlıktan, mezarlıktan, ölülerden ve ölümden korkma, insanlarla bir arada olmaktan ya da toplum önünde konuşmaktan korkma gibi. Bazı korkular doğaldır. Vahşi hayvanlardan, ani sesten, şimşekten korkmak gibi. Buradaki korkunun temeli kişiyi tehlikeden korumaktır. Ama bazı korkular vardır ki kişinin yaşamını engelleyecek kadar şiddetli ve anlamsızdır. Panik atak denilen bu durum kontrolden çıkmış korkudan başka bir şey değildir. Panik atak tedavi gerektiren bir hastalıktır” dedi.“PANİK ATAK İÇSEL BİR KORKUDUR”Panik atağın diğer korkulardan farklı bir özellik gösterdiğini bildiren Dr. Türkoğlu, “Panik atak içsel bir korkudur. Herhangi bir dış nedene bağlı olmadan, sebep yokken durduk yere ortaya çıkar. Kişi acaba panik atak geçirir miyim, rahatsızlanır mıyım diye düşünmeye başladığı andan itibaren kendini panik atağın içinde bulur. İçsel bir korku olmasına rağmen bazen de atağı başlatan tetikleyiciler bir dış faktör de olabilir. Belirli bir yer, kalabalık bir ortam, bir kişi, bir olay, bir haber, bir ölüm, bir ses ya da farklı bir durum gibi” dedi. Panik atağın 20 ve 30′lu yaşlarda başlangıç gösterdiğini kaydeden Dr. Türkoğlu, “Şehirde yaşayan, boşanmış, ağır travma ve sıkıntı geçiren insanlarda görülme oranı daha fazladır. Ekonomik durum ya da eğitim düzeyiyle bağlantısı yoktur. Kadınlarda görülme oranı erkeklere oranla üç kat fazladır. Bu insanlar genellikle içe dönük, mükemmeliyetçi, telaşlı, aceleci, sıkıntılı, devamlı yoğun stres ve baskı altında, özgüven sorunu yaşayan, hislerini dışa vuramayan ve bastırılmış kimliğe sahip kişilerdir” dedi.Panik atakta korkunun nedeninin geçmişte olduğunu ifade eden Dr. Türkoğlu, “Bilinçaltına gizlenen bu korkulardan kurtulmanın tek yolu basit bir hipnoz ve hipnoterapi seansı ile korkuya neden olan ilk olayı ortaya çıkarmaktır. Çoğu zaman ilk olay önemsenmeyecek kadar basittir. Ama zamanla benzer olaylar bilinçaltına yerleştikçe korku büyüyüp, kök salmıştır. İlk olayın bulunup temizlenmesi ile diğer olayların etkisi de domino taşlarının yıkılması gibi ortadan kalkar. Bilinçaltına yeni bir bakış açısı kazandırılır. Böylece kişi ilk seanstan itibaren iyileştiğini fark eder” dedi.
PANİK ATAK BELİTİLERİ NELER?
• Çarpıntı, kalp atımlarını duyumsama ya da kalp hızında artma olması
• Terleme
• Titreme ya da sarsılma
• Nefes darlığı ya da boğuluyor gibi olma duyumları
• Soluğun kesilmesi
• Göğüs ağrısı ya da göğüste sıkıntı hissi
• Bulantı ya da karın ağrısı
• Baş dönmesi, sersemlik hissi, düşecekmiş ya da bayılacakmış gibi olma
• Kontrolünü kaybedeceği ya da çıldıracağı korkusu
• Ölüm korkusu
• Üşüme, ürperme ya da ateş basmaları
18 Ocak 2012 Çarşamba
Şifa Niyetine Yoğurt Tüketin
Yoğurt bütün diyet reçetelerine girdi. Beslenme uzmanlarının hepsi yoğurdu ilaç gibi öneriyorlar. Menopozdan diş eti hastalıklarına kadar tavsiye ediliyor.Didem Seymen Beslenme ve Diyet Uzmanı Taylan Kümeli, süt ürünlerinin ana gıda gruplarından olan yoğurdun en besleyici, sağlıklı ve yüksek miktarda protein, kalsiyum, fosfor, iyod, flor ve çeşitli vitaminleri de içerdiğini söylüyor ve ekliyor: “Yoğurt bağışıklık sistemini güçlendirerek bir çok hastalığı önleyici etkiye sahiptir. Yoğurdun ve yoğurt üretiminde kullanılan laktik asit bakterilerinin kanser, enfeksiyonlar, gastro intestinal hastalıklar ve astım gibi hastalıkları önleyici etkilerinin olduğu yapılan araştırmalarda bulunmuştur. Tüm bu hastalıkların oluşmasında en önemli nedenin bağışıklık sistemi olduğu saptanmıştır. Yoğurdun bağışıklık sistemine uyarıcı etkisinden dolayı çeşitli hastalıkların önlenmesinde önemli bir etkendir. Yoğurdu sofralarından eksik etmeyen kişiler ve özellikle yaşlılar gibi bağışıklık sistemi baskılanmış gruplarda bağışıklık sistemi ile ilgili hastalıklara karşı direnç de artmaktadır.Menopoz Döneminde Günde 1 Kase Yoğurt
Menopoz döneminde kilo kontrolü ve sağlıklı beslenme büyük önem taşıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Banu Kazanç; menopoz döneminde kalsiyum ihtiyacının arttığını ve kemik erimesi oluştuğunu söylüyor ve beslenmede kalsiyum kaynağı olan yiyeceklerin tüketilmesi gerektiğine dikkat çekiyor: “Süt, yoğurt, peynir gibi gıdaların diyette yer alması şarttır. Günde 1 bardak süt, 1 kâse yoğurt ve 50 gram peynir yenilmelidir.”Diş Etine de Faydalı
Dr. Ender Saraç yoğurdun gün geçtikçe yararları daha çok keşfedilen besinlerin başında geldiği görüşünde: “Kalsiyum ve proteininin vücudumuz tarafından daha hızlı emilmesi açısından yoğurt; süt ürünlerinin arasında da daha fazla öneriliyor. Zengin besin değerleri sayesinde bağışıklık sisteminizi güçlendiren yoğurt; bu özelliği sebebiyle basit rahatsızlıklardan kanser gibi hayati risk taşıyan hastalıklara kadar vücudu büyük bir dirençle koruyor. Bağırsaklarda ki zararlı mikrop ve bakterileri temizleyen yoğurt kolesterol emilimini de azaltıyor. Vücudunuzda kendi kendine sindirilen tek gıda olma özelliği ile tanınan yoğurt tüberküloz hastalığına karşı da doğal bir antibiyotik etkisi gösteriyor. Sindirim sistemini koruyucu etkisi olan bu değerli gıda çocukların bulaşıcı karaciğer hastalıklarının tedavisinde de önemli bir rol oynuyor. Dâhili olarak birçok organa ve sisteme iyi gelen yoğurdun cilde olan olumlu katkıları da sayılabilecekler arasında. Nefes kokusuna karşıda oldukça etkili bu besin diş taşı ve diş eti iltihaplarında bulunmaz bir ilaç olarak görülüyor. Sağlık açısından olduğu kadar ideal bir fiziğe kavuşmak içinde faydalanılması gereken ilk besin olan yoğurt şimdiler de diyetlerin olmazsa olmazı. Yapılan son araştırmalara göre içeriğine yoğurt bulunduran diyet programları bulundurmayanlara göre çok daha hızlı, sağlıklı ve başarılı. Yağsız yoğurtların bu amaç için tercih edilmesi gerektiğini savunan uzmanlar yağ yakıcını hızlandırması açısından bu besini günde üç öğün tüketmelerinden yana.Yoğurt hakkında bilmemiz gerekenler:
• Zararlı bakterilerin üremesini durdurarak bağırsakların düzenli olarak çalışmasını sağlar.
• Sindirim sisteminin sağlıklı çalışmasına yardımcı etkisi bulunmaktadır, mide rahatsızlıklarını önler.
• Şeker hastaları için yararlı bir besindir,kan şekerini düzenleyici etkisi bulunmaktadır. Kaymağı alınmış ve ekşimemiş yoğurt tercih edilmelidir.
• Bağırsak düzensizliklerinin giderilmesine, özellikle çocuk ve yetişkinlerde karşılaşılan ishallerin tedavisine yardımcı olur.
• Bağırsaklarda bulunan tehlikeli ve zararlı mikropların çoğalmalarına ve hatta yaşamalarına engel olur.
• Kanser riskini azaltır, özellikle kolon kanserine karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır.
• Vücuttaki kolesterol miktarının azalmasına yardımcı olur, LDL-kolesterolü azaltır.
• Kanda sağlıklı asit baz dengesi sağlar.
• Süt ve süt ürünlerini tükettikten sonra laktoz intolerans nedeniyle bağırsaklarda gaz problemi yaşayan kişilerde laktozu parçalanması nedeniyle gaz oluşumu azaltır.
• Bağırsakları temizlediği, zararlı bakterileri önleyerek ishal oluşumunu engellediği için gıda zehirlenmelerine karşı koruyucudur.
• Bağırsaklarda B vitaminlerinin üretilmesini sağlar.
• Suyuyla birlikte yenmelidir, suyu vitamin içerir. Süzme yoğurtta B vitamini kalmaz.
• Rahatlatıcı etkisi bulunmaktadır, bu nedenle iyi bir uyku için idealdir.
• Kalsiyumun daha fazla emilmesini ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesini sağlamaktadır.
• Antibiyotik kullananlar, ilacın etkisiyle zarar görebilecek yararlı bakterilerin korunması amacıyla, yoğurt yemelidirler.
Midesi çok duyarlı olanlar, oniki parmak bağırsağı ülseri olanlara dokunabilir. Bu durumda dikkatli tüketilmelidir.
Menopoz döneminde kilo kontrolü ve sağlıklı beslenme büyük önem taşıyor. Beslenme ve Diyet Uzmanı Banu Kazanç; menopoz döneminde kalsiyum ihtiyacının arttığını ve kemik erimesi oluştuğunu söylüyor ve beslenmede kalsiyum kaynağı olan yiyeceklerin tüketilmesi gerektiğine dikkat çekiyor: “Süt, yoğurt, peynir gibi gıdaların diyette yer alması şarttır. Günde 1 bardak süt, 1 kâse yoğurt ve 50 gram peynir yenilmelidir.”Diş Etine de Faydalı
Dr. Ender Saraç yoğurdun gün geçtikçe yararları daha çok keşfedilen besinlerin başında geldiği görüşünde: “Kalsiyum ve proteininin vücudumuz tarafından daha hızlı emilmesi açısından yoğurt; süt ürünlerinin arasında da daha fazla öneriliyor. Zengin besin değerleri sayesinde bağışıklık sisteminizi güçlendiren yoğurt; bu özelliği sebebiyle basit rahatsızlıklardan kanser gibi hayati risk taşıyan hastalıklara kadar vücudu büyük bir dirençle koruyor. Bağırsaklarda ki zararlı mikrop ve bakterileri temizleyen yoğurt kolesterol emilimini de azaltıyor. Vücudunuzda kendi kendine sindirilen tek gıda olma özelliği ile tanınan yoğurt tüberküloz hastalığına karşı da doğal bir antibiyotik etkisi gösteriyor. Sindirim sistemini koruyucu etkisi olan bu değerli gıda çocukların bulaşıcı karaciğer hastalıklarının tedavisinde de önemli bir rol oynuyor. Dâhili olarak birçok organa ve sisteme iyi gelen yoğurdun cilde olan olumlu katkıları da sayılabilecekler arasında. Nefes kokusuna karşıda oldukça etkili bu besin diş taşı ve diş eti iltihaplarında bulunmaz bir ilaç olarak görülüyor. Sağlık açısından olduğu kadar ideal bir fiziğe kavuşmak içinde faydalanılması gereken ilk besin olan yoğurt şimdiler de diyetlerin olmazsa olmazı. Yapılan son araştırmalara göre içeriğine yoğurt bulunduran diyet programları bulundurmayanlara göre çok daha hızlı, sağlıklı ve başarılı. Yağsız yoğurtların bu amaç için tercih edilmesi gerektiğini savunan uzmanlar yağ yakıcını hızlandırması açısından bu besini günde üç öğün tüketmelerinden yana.Yoğurt hakkında bilmemiz gerekenler:
• Zararlı bakterilerin üremesini durdurarak bağırsakların düzenli olarak çalışmasını sağlar.
• Sindirim sisteminin sağlıklı çalışmasına yardımcı etkisi bulunmaktadır, mide rahatsızlıklarını önler.
• Şeker hastaları için yararlı bir besindir,kan şekerini düzenleyici etkisi bulunmaktadır. Kaymağı alınmış ve ekşimemiş yoğurt tercih edilmelidir.
• Bağırsak düzensizliklerinin giderilmesine, özellikle çocuk ve yetişkinlerde karşılaşılan ishallerin tedavisine yardımcı olur.
• Bağırsaklarda bulunan tehlikeli ve zararlı mikropların çoğalmalarına ve hatta yaşamalarına engel olur.
• Kanser riskini azaltır, özellikle kolon kanserine karşı koruyucu etkisi bulunmaktadır.
• Vücuttaki kolesterol miktarının azalmasına yardımcı olur, LDL-kolesterolü azaltır.
• Kanda sağlıklı asit baz dengesi sağlar.
• Süt ve süt ürünlerini tükettikten sonra laktoz intolerans nedeniyle bağırsaklarda gaz problemi yaşayan kişilerde laktozu parçalanması nedeniyle gaz oluşumu azaltır.
• Bağırsakları temizlediği, zararlı bakterileri önleyerek ishal oluşumunu engellediği için gıda zehirlenmelerine karşı koruyucudur.
• Bağırsaklarda B vitaminlerinin üretilmesini sağlar.
• Suyuyla birlikte yenmelidir, suyu vitamin içerir. Süzme yoğurtta B vitamini kalmaz.
• Rahatlatıcı etkisi bulunmaktadır, bu nedenle iyi bir uyku için idealdir.
• Kalsiyumun daha fazla emilmesini ve bağışıklık sisteminin güçlendirilmesini sağlamaktadır.
• Antibiyotik kullananlar, ilacın etkisiyle zarar görebilecek yararlı bakterilerin korunması amacıyla, yoğurt yemelidirler.
Midesi çok duyarlı olanlar, oniki parmak bağırsağı ülseri olanlara dokunabilir. Bu durumda dikkatli tüketilmelidir.
Dişçiden Korkuyorsa Çaresi Var
Anneler iyi bilir çocukları diş hekimine götürmek çok zordur. Ama uzmanlar bunun da çaresini bulmuş durumda. Diş hekimine gitmekten korkan, dişçi koltuğuna oturtulamayan çocuklar için sedasyon uygulaması yapılıyor Neslihan Tunç Diş Hekimi Mert Kökdemir, tedavinin başarılı olabilmesi için bazı çocuklarda sedasyon (yarım uyutma) uyguladıklarını söylüyor: “Kaygı ve korku çocuğun davranışlarını etkiliyor. Uyum güçlüğü nedeniyle tedavide başarısızlık görülüyor. Kaygı nedenleri arasında, daha önce yaşanan olumsuz dişhekimi deneyimi, ağızda varolan çok fazla diş harabiyeti, tedaviyi yapacak doktorun deneyimsizliği de çocuğun kaygısını arttırıyor.”
Çocuğun küçük yaşta olmasının diş tedavisi konusunda uyum güçlüğünü yarattığını belirten Kökdemir, küçük yaştaki çocuklara yaklaşımda iki yöntem olduğunu belirtiyor: “Psikolojik: Bu teknikte başarı çocukla iyi iletişim kurmaya bağlıdır. Psikolojik yöntemlerin başarısız veya yetersiz kaldığı durumlarda ise sedasyon veya genel anestezi sağlamak için bazı ilaçların uygulanması gerekir. Sedasyon genel anesteziye bir alternatif olarak muaynehane şartlarında veya hastane koşullarında uygulanır. Sedasyonda olan çocuğun bilincinde hafif bir azalma olur ve ağzını aç kapa gibi basit komutları yerine getirir ve böylece çocuğun tedavisi çok daha kolay bir şekilde yapılabilir.” Süt dişlerinde kanal tedavisi gerekli midir? Süt dişlerinin fizyolojik düşme yaşına kadar ağızda korunması gerekmektedir. Bu durum arkadan gelen kalıcı dişlerin düzgün sürebilmeleri ve çene gelişimi açısından önemlidir. Eğer süt dişlerinde sürekli veya geçici ağrılar meydana geliyorsa, büyük çürükler oluşmuşsa, sallanma varsa, süt dişi etrafındaki dişetinde şişlik- iltihap oluşmuşsa bir dişhekimne danışmakta fayda vardır. Bu gibi durumlarda diş eğer çok fazla madde kaybına uğramış ve fizyolojik yaşını tamamlamamışsa dişhekimi tarafından süt dişi kanal tedavisi yapılması gerekebilir. Süt dişi sürme zamanları Süt dişleri ortalama bebek 6 aylıkken çıkmaya başlar ve 36 aylık oluncaya kadar bu hareketlilik hem alt hem üst çenede devam eder. Süt dişleri kalıcı dişlere nazaran daha sarımsı renkte olmakla beraber dişler arasında aralıklar gözlemlenmektedir. İlk süt dişi çıkmasıyla beraber ebeveynler bu dişlerin temizliğini gazlı tampon bez aracılığı ile silmek suretiyle sağlayabilirler. Bebek büyüdükçe çocuklar için özel tasarlanmış diş macunu ve diş fırçasına geçilebilir. Süt dişlerinde diş ipi kullanımı gerekli değildir. Süt dişleri ile beslenme arasındaki ilişki Bir yaşına kadar olan çocuklarda beslenme ilk 6 ay anne sütüdür. 5-6 aydan itibaren başka besinlerle beslenir. Anne sütünde ‘laktaz’ adını verdiğimiz bir besin bulunur ve bu normal süte nazaran anne sütünde daha fazla bulunur. Laktaz çürük oluşturma potansiyeline sahiptir bu nedenle emzirme de dahil her türlü beslenmeden sonra çocuğun ağzı silinmelidir. 6 aydan sonra yan gıdalara başlanır. Biberonun içine şeker – bal gibi çürük oluşturma riski yüksek besinler konulmaması daha iyi olur. Eğer çocuk 1,5 -2 yaşına kadar biberonla beslenmeye devam ediyorsa bu çürükler sürekli dişlerde de oluşmaya başlar.
1-3 yaş arasındaki çocuk normal gıdalarla beslenmeye başlar ve süt içmeye başlar. Sütün içine de şeker – bal gibi çürük oluşturucu besinlerin konulmamasını tavsiye ediyoruz. 1-3 yaş arası çocuğun büyümesi yavaşlar ve süt azı dişleri ağızda çıkmaya baslar. Bu dönemde de kesinlikle abur cubur gıdalardan uzak durmak gerekir. Çocuk 1,5 yaşından itibaren dişlerini fırçalamaya başlamalıdır.
3-6 yaş arası çocuğun en hareketli ve iştahlı dönemidir. Abur cubur yeme alışkanlığı bu dönemde artar bu nedenle mümkün olduğu kadar çocuk bu konuda ebeveynler tarafından uyarılmalıdır.
6-12 yaş arasında çocuk aileden kopmaya başlar ve okul ortamına girer. Bu dönemde çocuklar gruplar halinde beslenme ve dişleri konusunda bilgilendirilmelidir. Süt dişlerini koruyucu yöntemler Flor uygulamaları çeşitli yöntemlerle yapılabilir. Flor diş minesi üzerinde çürüklere karşı koruyucu bir tabaka oluşturmakta ve dişi belli sürelerde korumaktadır. Çocuklara florid tabletleri halinde sistemik olarak verilen tablet uygulamaları artık terk edilmiş durumdadır. En etkili yöntem kesinlikle birebir diş yüzeyine diş hekimi tarafından jel şeklinde özel kaşıklarla uygulanan flor uygulamalarıdır. Bu sayede dişler çok daha uzun süreler ağızda çürümeden kalabilmekte ve diş minesinde başlangıc seviyesinde oluşmuş çürükler tekrar normal diş minesi haline dönebilmektedir.
Çocuğun küçük yaşta olmasının diş tedavisi konusunda uyum güçlüğünü yarattığını belirten Kökdemir, küçük yaştaki çocuklara yaklaşımda iki yöntem olduğunu belirtiyor: “Psikolojik: Bu teknikte başarı çocukla iyi iletişim kurmaya bağlıdır. Psikolojik yöntemlerin başarısız veya yetersiz kaldığı durumlarda ise sedasyon veya genel anestezi sağlamak için bazı ilaçların uygulanması gerekir. Sedasyon genel anesteziye bir alternatif olarak muaynehane şartlarında veya hastane koşullarında uygulanır. Sedasyonda olan çocuğun bilincinde hafif bir azalma olur ve ağzını aç kapa gibi basit komutları yerine getirir ve böylece çocuğun tedavisi çok daha kolay bir şekilde yapılabilir.” Süt dişlerinde kanal tedavisi gerekli midir? Süt dişlerinin fizyolojik düşme yaşına kadar ağızda korunması gerekmektedir. Bu durum arkadan gelen kalıcı dişlerin düzgün sürebilmeleri ve çene gelişimi açısından önemlidir. Eğer süt dişlerinde sürekli veya geçici ağrılar meydana geliyorsa, büyük çürükler oluşmuşsa, sallanma varsa, süt dişi etrafındaki dişetinde şişlik- iltihap oluşmuşsa bir dişhekimne danışmakta fayda vardır. Bu gibi durumlarda diş eğer çok fazla madde kaybına uğramış ve fizyolojik yaşını tamamlamamışsa dişhekimi tarafından süt dişi kanal tedavisi yapılması gerekebilir. Süt dişi sürme zamanları Süt dişleri ortalama bebek 6 aylıkken çıkmaya başlar ve 36 aylık oluncaya kadar bu hareketlilik hem alt hem üst çenede devam eder. Süt dişleri kalıcı dişlere nazaran daha sarımsı renkte olmakla beraber dişler arasında aralıklar gözlemlenmektedir. İlk süt dişi çıkmasıyla beraber ebeveynler bu dişlerin temizliğini gazlı tampon bez aracılığı ile silmek suretiyle sağlayabilirler. Bebek büyüdükçe çocuklar için özel tasarlanmış diş macunu ve diş fırçasına geçilebilir. Süt dişlerinde diş ipi kullanımı gerekli değildir. Süt dişleri ile beslenme arasındaki ilişki Bir yaşına kadar olan çocuklarda beslenme ilk 6 ay anne sütüdür. 5-6 aydan itibaren başka besinlerle beslenir. Anne sütünde ‘laktaz’ adını verdiğimiz bir besin bulunur ve bu normal süte nazaran anne sütünde daha fazla bulunur. Laktaz çürük oluşturma potansiyeline sahiptir bu nedenle emzirme de dahil her türlü beslenmeden sonra çocuğun ağzı silinmelidir. 6 aydan sonra yan gıdalara başlanır. Biberonun içine şeker – bal gibi çürük oluşturma riski yüksek besinler konulmaması daha iyi olur. Eğer çocuk 1,5 -2 yaşına kadar biberonla beslenmeye devam ediyorsa bu çürükler sürekli dişlerde de oluşmaya başlar.
1-3 yaş arasındaki çocuk normal gıdalarla beslenmeye başlar ve süt içmeye başlar. Sütün içine de şeker – bal gibi çürük oluşturucu besinlerin konulmamasını tavsiye ediyoruz. 1-3 yaş arası çocuğun büyümesi yavaşlar ve süt azı dişleri ağızda çıkmaya baslar. Bu dönemde de kesinlikle abur cubur gıdalardan uzak durmak gerekir. Çocuk 1,5 yaşından itibaren dişlerini fırçalamaya başlamalıdır.
3-6 yaş arası çocuğun en hareketli ve iştahlı dönemidir. Abur cubur yeme alışkanlığı bu dönemde artar bu nedenle mümkün olduğu kadar çocuk bu konuda ebeveynler tarafından uyarılmalıdır.
6-12 yaş arasında çocuk aileden kopmaya başlar ve okul ortamına girer. Bu dönemde çocuklar gruplar halinde beslenme ve dişleri konusunda bilgilendirilmelidir. Süt dişlerini koruyucu yöntemler Flor uygulamaları çeşitli yöntemlerle yapılabilir. Flor diş minesi üzerinde çürüklere karşı koruyucu bir tabaka oluşturmakta ve dişi belli sürelerde korumaktadır. Çocuklara florid tabletleri halinde sistemik olarak verilen tablet uygulamaları artık terk edilmiş durumdadır. En etkili yöntem kesinlikle birebir diş yüzeyine diş hekimi tarafından jel şeklinde özel kaşıklarla uygulanan flor uygulamalarıdır. Bu sayede dişler çok daha uzun süreler ağızda çürümeden kalabilmekte ve diş minesinde başlangıc seviyesinde oluşmuş çürükler tekrar normal diş minesi haline dönebilmektedir.
Her Balığın Besin Değeri Farklı!
Uzmanlar, sağlıklı ve dengeli beslenmek için sofralarda her seferinde farklı balık türlerine yer verilmesini öneriyor. Peki “en lezzetli balık ne zaman yenir “ diye soruyorsanız işte aylara göre balık takvimi… Mersin Üniversitesi (MEÜ) Su Ürünleri Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Bedii Cicik, balığın omega-3 değerinin yüksek, doymamış yağ oranının düşük olması nedeniyle sağlık açısından çok önemli yararlarının bulunduğunu söyledi.
Anne karnındaki bebeğin gelişimine olumlu etkisi var
Yapılan araştırmalara göre anne karnındaki bebeğin ve küçük çocukların beyin gelişimine bile olumlu etkisi olan balığın sıklıkla tüketilmesini öneren Cicik, şöyle devam etti:
”Türkiye’de ‘denizden babam çıksa yerim’ diye bir söz var. Biz her zaman bu sözü destekliyoruz. Su ürünleri her zaman tüketilmeli. Ama biz balık tüketirken alışkanlıklara bağlı kalıyor, genelde sofralarımızı hep aynı türle süslüyoruz. Balık tüketmeyi seven çoğu ailenin bile, sofrasında her zaman aynı balık çeşidi bulunuyor. Oysa ki, her balığın kendine has ve farklı besin değerleri var. ”Balık tüketimimiz hala çok az. Başta hamile kadınlar ve çocuklar olmak üzere herkesin bol bol balık tüketmesi lazım.”Hep aynı balık türünü tüketmeyin! Balığın çeşidine göre besin değerinin farklılaştığını söylene Cicik şu bilgileri verdi:
Barbun ve dil balıkları: Dip balığıdır. Denizin dibindeki canlılardan beslenir.
Palamut ve kolyos ve uskumru: Lüfer gibi avcı bir balıklardır. Ortak özellikleri etlerinin siyah ve beyaz kısımlardan oluşmasıdır. Özellikle siyah bölümün tüketilmesin sağlık açısından çok yararlı olduğu uzmanlarca belirtiliyor.
Mezgit: Dip balığıdr. Etinin kokusuz ,yağsız, hafif ve kolay sindirilebilir oluşu nedeniyle halk arasında “ hasta balığı” olarak adlandırılır. Güvenilir ve temiz denizlerde avlanmış mezgitler bebekleri balığa alıştırmak için tercih edilebilir.
Sardalya: Denizin orta bölümlerinde beslenir. Omega 3 açısından çok zengin ve çocuk gelişimi açısından önemli bir yeri olan balıktır.
Kefal: Dip balığıdır, özellikle kirlilik oranı fazla olan denizlerde yakalanmış olan kefallari tüketmek pek doğru bir karar değil!
Lüfer: Avcı bir balık olmasından dolayı, çok geniş yelpazedeki canlıları tüketerek beslenir.
Hamsi: Sadece omurgasız canlılarla beslenir. Yağlı bir balıktır ve özellikle kış mevsiminde tüketilmesi önerilir.
“Her balığın beslenme tarzından ötürü besin değeri farklıdır” diyen Cicik; “bu yüzden sofrada her zaman aynı balık yerine farklı balık türlerine yer vermemiz gerekir. Balık tüketmek her zaman yararlı. Ama nasıl ki, her gün hamurlu veya et ağırlıklı yemek yanlışsa, her zaman aynı balık türünü tüketmek de doğru değil. Balıkların mevsimini bilmek lazım. Balık pazarlarına baktığımız zaman çok farklı türde balıklar tüketiciye sunuluyor. O yüzden aslında çeşitliliğe yer vermek çok da zor değil. Tek yapmamız gereken, alışkanlıklarımızı bir kenara bırakarak, farklı lezzetlere de şans tanımak” dedi. Aylara göre balık takvimi OCAK : Uskumru, lüfer, palamut, istavrit lezzetlidir. Kefal ve hamsi tam yağlı durumdadır. Çinekop, kofana, boldur. Midyenin mevsimi başlamıştır. Tekir, kırlangıç bolca avlanır.
ŞUBAT : Bu ayda Kalkan mevsimi başlar, mayıs sonuna kadar devam eder. Tekir bol çıkar. Uskumru, lüfer, palamut yağını kaybetmeye başlar. Gümüş balığı, kefal, derepisisi, minekop, midye lezzetle yenir.
MART : Kefal, levrek ve kalkanın en lezzetli zamanıdır. Uskumru ise çiroz olmaya başlar.
NİSAN : Kalkan lezzet bakımından yine başta gelir ve en bol zamanıdır. MErcan, levrek, kılıç, kırlangıç bolca çıkmaya başlar. Dolayısıyla diğer aylara göre bu ayda balık daha boldur.
MAYIS : İstakoz, levrek, barbunya, dilbalığı, tekir, kılıç, kırlangıç, pavurya, karides, iskorpit zevkle yenir. Kalkan yavrusu ve gelincik çıkmaya başlar.
HAZİRAN : Bu ayda balıklar az tutulur, geçici olarak Karadeniz’e yazlığa gitmişlerdir. Dip balıkları da yumurtalarını dökmüş olduklarından dolayı dağınık gezerler. Bu sebeple haziran ayı verimsizdir.
TEMMUZ : Sardalyanın mevsimi başlamıştır. Ekim ayı sonuna kadar lezzetini devam ettirir. Tekir, barbunya yine nefasetini devam ettirir. Istakoz, pavurya, böcek bolca çıkar.
AĞUSTOS : Çingene palamutu mevsimi açar. SArdalya, kılıç, mercan, sinağrit, ıstakoz ve pavurya yine nefis lezzetlidir.
EYLÜL : Sardalya, kılıç nefasetini devam ettirir. Palamut irileşmiş olup çeşitli yemeği yapılır. Lüfer, kolyoz, izmarit, kırlangıç bolca çıkar.
EKİM : Geçici balıkların yazın Karadeniz’de beslenip Marmara’ya dönüşe başladığı aydır. Bu, balığın her çesidinin bollaşması demektir.
KASIM : Ekim ayındaki balıkların bolluğu ve lezzeti devam eder. Pisi’nin en nefis olduğu aydır. Torik akışa başlar, lakerdası yapılır.
ARALIK : Uskumru, lüfer, palamut, torik yağlı olduklarından her türlü yemeği yapılır. Tekir boldur; hamsinin de tam lezzetli zamanıdır.
Anne karnındaki bebeğin gelişimine olumlu etkisi var
Yapılan araştırmalara göre anne karnındaki bebeğin ve küçük çocukların beyin gelişimine bile olumlu etkisi olan balığın sıklıkla tüketilmesini öneren Cicik, şöyle devam etti:
”Türkiye’de ‘denizden babam çıksa yerim’ diye bir söz var. Biz her zaman bu sözü destekliyoruz. Su ürünleri her zaman tüketilmeli. Ama biz balık tüketirken alışkanlıklara bağlı kalıyor, genelde sofralarımızı hep aynı türle süslüyoruz. Balık tüketmeyi seven çoğu ailenin bile, sofrasında her zaman aynı balık çeşidi bulunuyor. Oysa ki, her balığın kendine has ve farklı besin değerleri var. ”Balık tüketimimiz hala çok az. Başta hamile kadınlar ve çocuklar olmak üzere herkesin bol bol balık tüketmesi lazım.”Hep aynı balık türünü tüketmeyin! Balığın çeşidine göre besin değerinin farklılaştığını söylene Cicik şu bilgileri verdi:
Barbun ve dil balıkları: Dip balığıdır. Denizin dibindeki canlılardan beslenir.
Palamut ve kolyos ve uskumru: Lüfer gibi avcı bir balıklardır. Ortak özellikleri etlerinin siyah ve beyaz kısımlardan oluşmasıdır. Özellikle siyah bölümün tüketilmesin sağlık açısından çok yararlı olduğu uzmanlarca belirtiliyor.
Mezgit: Dip balığıdr. Etinin kokusuz ,yağsız, hafif ve kolay sindirilebilir oluşu nedeniyle halk arasında “ hasta balığı” olarak adlandırılır. Güvenilir ve temiz denizlerde avlanmış mezgitler bebekleri balığa alıştırmak için tercih edilebilir.
Sardalya: Denizin orta bölümlerinde beslenir. Omega 3 açısından çok zengin ve çocuk gelişimi açısından önemli bir yeri olan balıktır.
Kefal: Dip balığıdır, özellikle kirlilik oranı fazla olan denizlerde yakalanmış olan kefallari tüketmek pek doğru bir karar değil!
Lüfer: Avcı bir balık olmasından dolayı, çok geniş yelpazedeki canlıları tüketerek beslenir.
Hamsi: Sadece omurgasız canlılarla beslenir. Yağlı bir balıktır ve özellikle kış mevsiminde tüketilmesi önerilir.
“Her balığın beslenme tarzından ötürü besin değeri farklıdır” diyen Cicik; “bu yüzden sofrada her zaman aynı balık yerine farklı balık türlerine yer vermemiz gerekir. Balık tüketmek her zaman yararlı. Ama nasıl ki, her gün hamurlu veya et ağırlıklı yemek yanlışsa, her zaman aynı balık türünü tüketmek de doğru değil. Balıkların mevsimini bilmek lazım. Balık pazarlarına baktığımız zaman çok farklı türde balıklar tüketiciye sunuluyor. O yüzden aslında çeşitliliğe yer vermek çok da zor değil. Tek yapmamız gereken, alışkanlıklarımızı bir kenara bırakarak, farklı lezzetlere de şans tanımak” dedi. Aylara göre balık takvimi OCAK : Uskumru, lüfer, palamut, istavrit lezzetlidir. Kefal ve hamsi tam yağlı durumdadır. Çinekop, kofana, boldur. Midyenin mevsimi başlamıştır. Tekir, kırlangıç bolca avlanır.
ŞUBAT : Bu ayda Kalkan mevsimi başlar, mayıs sonuna kadar devam eder. Tekir bol çıkar. Uskumru, lüfer, palamut yağını kaybetmeye başlar. Gümüş balığı, kefal, derepisisi, minekop, midye lezzetle yenir.
MART : Kefal, levrek ve kalkanın en lezzetli zamanıdır. Uskumru ise çiroz olmaya başlar.
NİSAN : Kalkan lezzet bakımından yine başta gelir ve en bol zamanıdır. MErcan, levrek, kılıç, kırlangıç bolca çıkmaya başlar. Dolayısıyla diğer aylara göre bu ayda balık daha boldur.
MAYIS : İstakoz, levrek, barbunya, dilbalığı, tekir, kılıç, kırlangıç, pavurya, karides, iskorpit zevkle yenir. Kalkan yavrusu ve gelincik çıkmaya başlar.
HAZİRAN : Bu ayda balıklar az tutulur, geçici olarak Karadeniz’e yazlığa gitmişlerdir. Dip balıkları da yumurtalarını dökmüş olduklarından dolayı dağınık gezerler. Bu sebeple haziran ayı verimsizdir.
TEMMUZ : Sardalyanın mevsimi başlamıştır. Ekim ayı sonuna kadar lezzetini devam ettirir. Tekir, barbunya yine nefasetini devam ettirir. Istakoz, pavurya, böcek bolca çıkar.
AĞUSTOS : Çingene palamutu mevsimi açar. SArdalya, kılıç, mercan, sinağrit, ıstakoz ve pavurya yine nefis lezzetlidir.
EYLÜL : Sardalya, kılıç nefasetini devam ettirir. Palamut irileşmiş olup çeşitli yemeği yapılır. Lüfer, kolyoz, izmarit, kırlangıç bolca çıkar.
EKİM : Geçici balıkların yazın Karadeniz’de beslenip Marmara’ya dönüşe başladığı aydır. Bu, balığın her çesidinin bollaşması demektir.
KASIM : Ekim ayındaki balıkların bolluğu ve lezzeti devam eder. Pisi’nin en nefis olduğu aydır. Torik akışa başlar, lakerdası yapılır.
ARALIK : Uskumru, lüfer, palamut, torik yağlı olduklarından her türlü yemeği yapılır. Tekir boldur; hamsinin de tam lezzetli zamanıdır.
Grip Salgını Kapımızı Çaldı!
Anneler dikkat grip salgını gündemde… Sağlık Bakanlığı, iki yıl önce 17 bin kişinin ölümüne neden olan H1N1 domuz gribi virüsüne Türkiye’de bu yıl da rastlandığını açıkladı. Uzmanlar, İnfluenza A (H3N2) virüsleri dolaşımdayken salgınların daha şiddetli geçtiğini ve bu kez salgında klasik grip belirtilerine kusma, bulantı ve karın ağrısı da eşlik ettiğini belirtiyor.Özge Eşsizer
info@onceanneyim.com Eminim sizler de benimle aynı durumdasınızdır. Saydım da ocak ayı başından bu yana yakın çevremde önce çocukları sonra kendisi hasta olan onlarca kişi var! Okul gibi kalabalık ortamlarda bulunan çocuklar doğal olarak virüsü ilk kapanlar oluyor. Herkes aynı belirtilerden söz ediyor: Önce halsizlik ve boğaz ağrısı, sonra geceleri kuru öksürük ve en son yüksek ateş… Uzmanlar, bu salgında, klasik grip belirtilerine kusma, bulantı ve karın ağrısının da eşlik ettiğini söylüyor. Grip, sanırım bizim de kapımızda… Aşı yaptırdık mı? Hayır! Ben kişisel olarak grip aşısına inanmıyorum ve sakıncalı buluyorum ama dediğim gibi bu benim kişisel görüşüm ve risk grubunda yer almamamızın da bunda yeri var. Gribi her yıl olduğu gibi bekledik ve sonunda Beril, cumartesi günü boğazının ağrıdığını söyledi, dün gece de sürekli öksürdü. Bugün ateş bekliyorum! Eğer şanslıysam hafif geçiriyor da olabilir. (Eğer öyleyse bunu sürekli yediği kuru soğana ve sabahları içtiği limonlu zencefil çayına borçlu olduğumuzdan eminim. Sizlerin de böyle işe yarayan reçeteleriniz varsa lütfen paylaşın) Ateş çıkarsa hemen doktora götüreceğim. Sağlık Bakanlığı ne diyor?
Vatan gazetesinde yer alan habere göre, Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Kurulu Başkanı Mehmet Ali Torunoğlu, H3N2v virüsünün Türkiye’de yayılma riski ile ilgili şunları söylüyor: “Normal grip hastalığını izleyen bir sistemimiz var, 17 ilden numune alıp sürekli izliyoruz. Aralarında halk arasında ‘domuz gribi’ de denilen ve 2009’da görülen H1N1 virüsü de çıkıyor, ama bunu artık mevsimsel grip olarak yaşıyoruz. Pandemi dediğimiz durum yok. Aşı içeriğiyle örtüşüyor. Şu an dolaşımda olan 100’ün üzerinde virüs var ve tüm bunlar aşılarda var.” dedi.Pandemi sonrası virüslerin yok olmayacağını söyleyen Torunoğlu, “Türkiye’de domuz gribinden 656 kişi hayatını kaybetmişti. Bu nedenle risk grupları her zaman dikkatli olmalı. Şu an aşı sezonu geçti ama aşı yaptırmayan risk grupları yine de aşı yaptırsın. Grip mayıs ayı ortalarına kadar sürecek.” diye konuştu.
info@onceanneyim.com Eminim sizler de benimle aynı durumdasınızdır. Saydım da ocak ayı başından bu yana yakın çevremde önce çocukları sonra kendisi hasta olan onlarca kişi var! Okul gibi kalabalık ortamlarda bulunan çocuklar doğal olarak virüsü ilk kapanlar oluyor. Herkes aynı belirtilerden söz ediyor: Önce halsizlik ve boğaz ağrısı, sonra geceleri kuru öksürük ve en son yüksek ateş… Uzmanlar, bu salgında, klasik grip belirtilerine kusma, bulantı ve karın ağrısının da eşlik ettiğini söylüyor. Grip, sanırım bizim de kapımızda… Aşı yaptırdık mı? Hayır! Ben kişisel olarak grip aşısına inanmıyorum ve sakıncalı buluyorum ama dediğim gibi bu benim kişisel görüşüm ve risk grubunda yer almamamızın da bunda yeri var. Gribi her yıl olduğu gibi bekledik ve sonunda Beril, cumartesi günü boğazının ağrıdığını söyledi, dün gece de sürekli öksürdü. Bugün ateş bekliyorum! Eğer şanslıysam hafif geçiriyor da olabilir. (Eğer öyleyse bunu sürekli yediği kuru soğana ve sabahları içtiği limonlu zencefil çayına borçlu olduğumuzdan eminim. Sizlerin de böyle işe yarayan reçeteleriniz varsa lütfen paylaşın) Ateş çıkarsa hemen doktora götüreceğim. Sağlık Bakanlığı ne diyor?
Vatan gazetesinde yer alan habere göre, Sağlık Bakanlığı Bağışıklama Kurulu Başkanı Mehmet Ali Torunoğlu, H3N2v virüsünün Türkiye’de yayılma riski ile ilgili şunları söylüyor: “Normal grip hastalığını izleyen bir sistemimiz var, 17 ilden numune alıp sürekli izliyoruz. Aralarında halk arasında ‘domuz gribi’ de denilen ve 2009’da görülen H1N1 virüsü de çıkıyor, ama bunu artık mevsimsel grip olarak yaşıyoruz. Pandemi dediğimiz durum yok. Aşı içeriğiyle örtüşüyor. Şu an dolaşımda olan 100’ün üzerinde virüs var ve tüm bunlar aşılarda var.” dedi.Pandemi sonrası virüslerin yok olmayacağını söyleyen Torunoğlu, “Türkiye’de domuz gribinden 656 kişi hayatını kaybetmişti. Bu nedenle risk grupları her zaman dikkatli olmalı. Şu an aşı sezonu geçti ama aşı yaptırmayan risk grupları yine de aşı yaptırsın. Grip mayıs ayı ortalarına kadar sürecek.” diye konuştu.
Çocuklar Anneleri Fıtık Ediyor!
Vücut ağırlığını yüzde 15’inden fazla ağırlık kaldıranlar, bel ve boyun fıtığı tehdidiyle karşı karşıya… Doğal olarak da ev kadınları ve anneler de büyük risk altında!21. Yüzyıl insanın en çok karşılaştığı sorunlardan biri olan bel ve boyun fıtıklarının günümüz koşullarında daha çok hareketsiz yaşam, iş hayatı gereği daha çok oturmak zorunda kalmak, artan depresyon, psikososyal faktörler ve obezite kaynaklı olduğu biliniyor.
Duruş bozuklukları ve mesleğe bağlı pozisyon hatalarının sebep olduğu bel ve boyun fıtıklarının yanında tehlike oluşturan başka unsurlarda gündeme geliyor. Yakınmalar ve fizik tedavi başvuruları gösteriyor ki, ev hanımları ve çocuklu bayanlarda büyük risk altında. Kadınların vazgeçilmezi kol çantaları da potansiyel tehlike!Çocukları uzun süre kucakta taşımayın Uzman Dr. Ali Şahabettinoğlu, kadınların günlük yaşamda 3-5 yaşlarında ki çocuklarını uzun süre veya yanlış şekilde kucaklarında taşımalarının bel ve boyunlarına gereksiz yük binmesine neden olarak, fıtık için potansiyel tehlike oluşturduğunu belirtiyor. Dr. Şahabettinoğlu, kucakta çocuk taşımanın yanı sıra kadınların kullandıkları kol çantalarını kimi zaman valiz gibi doldurarak, uzun süre omuzlarında taşımalarının ve hatta alışveriş çantalarını ağırlık gözetmeksizin tek taraflı taşımaları da bu anlamda tehlike oluşturduğuna değiniyor. Toplam vücut ağırlığın %15’inden fazla ağırlık kaldırmak bel ve boyun fıtığına davetiye çıkarmak anlamına gelir. Örnek vermek gerekirse kilosu 60 olan bir bayan 9 kilogramın üstünde yük kaldırdığında ve taşıma süresi uzadığında hem bel hem de boyun fıtığı için adaydır. Bursa Maniplasyon Merkezinden Uzman Dr. Ali Şahabettinoğlu ‘taşınan yük ilk etapda yakınmaya yol açmasa bile, süre arttıkça yükün ağırlaşmasıyla kişi farkında olmadan boyun fıtığı için zemin hazırlar’ diyor.
Bel ve boyun fıtıklarının % 98 – 99‘nun ameliyatsız tedavisinin mümkün olduğunu belirten sadece % 1-2 hastada ameliyat gerektiğini, bel ve boyun fıtıklarında başta maniplasyon, yani elle tedavi olmak üzere fizik tedavilerin oldukça başarılı olduğunu vurguluyor. Maniplasyonda, yani elle tedavi de başarı oranının %98’ler de olduğunu, hafif vakalarda 2 – 3, ileri vakalarda 8 – 10 seans uygulama yapılmasının gerekliliğine dikkat çekiyor. ‘Ameliyatsız tedavilere 2- 3 ay yanıt alınmaması durumunda ameliyat gerekebilir’Boyun fıtığında da el ve kollarda ilerleyen güç kaybı varsa, ya da ağrı ve uyuşmaları ameliyatsız tedavilere 2 – 3 ay cevap vermemiş ise ameliyat gerekecektir. Sadece bel-boyun ağrısı veya kol-bacak uyuşması olan hastalarda % 98 başarı oranı ile ameliyatsız olarak bel ve boyun fıtıkları tedavi edilebiliyor.Fıtık her ne kadar tedavi edilebilen bir durum olsa da, alınabilecek önlemlerle potansiyel tehlikenin önüne geçmek atılacak ilk adım olmalı.Bunun için;• Uzun süre ağır yük taşımaktan kaçınmak,
• Çocuklar 10-12 kilo ağırlığın üzerinde ise mümkün olduğunca kucakta taşımamak, zorunlu taşımalarda ise 1 – 2 dakikayı geçmemek,
• Alışveriş çantalarının 2 – 3 kilo ağırlığın üstünde olması durumunda taşımamak veya iki kolda eşit miktarda bölerek yük taşımak.
• Günlük kullanılan kol çantalarında zaruri ihtiyaçlar dışında fazla yükten kaçınmak.
• Tüm bu taşıma işlemleri sırasında ağırlığı kavramak için doğru pozisyonda eğilmek ve kalkmak (Doğru kaldırma tekniği, kaldırılacak yükü belden eğilerek değil, dizlerden çömelerek yükü bacaklara vermek sureti ile mümkün olduğunca eğilmeden tutup kaldırmak şeklindedir ).
• Kucağımızda çocuk varken, çorba karıştırmak ya da telefonla konuşmak gibi farklı aktiviteleri aynı anda yapmaktan kaçınmak gerekir.Ayrıca düzenli ve bilinçli spor yapmak da alınabilecek önlemler arasında. Uzman Dr. Ali Şahabettinoğlu, ‘Tedaviden sonra bel ve boyun fıtıklarının tekrar ortaya çıkmaması için hastalara, bel ve boyun egzersizlerini, duruş, oturuş, kaldırış, yürüyüş, çalışma şekli tavsiyelerini, yanı sıra mutlaka aşırı stresten, kronik zihinsel ve duygusal yüklenmelerden kendilerini korumalarını gerekirse psikolojik yardım almalarını öneriyoruz’ diyor.
Duruş bozuklukları ve mesleğe bağlı pozisyon hatalarının sebep olduğu bel ve boyun fıtıklarının yanında tehlike oluşturan başka unsurlarda gündeme geliyor. Yakınmalar ve fizik tedavi başvuruları gösteriyor ki, ev hanımları ve çocuklu bayanlarda büyük risk altında. Kadınların vazgeçilmezi kol çantaları da potansiyel tehlike!Çocukları uzun süre kucakta taşımayın Uzman Dr. Ali Şahabettinoğlu, kadınların günlük yaşamda 3-5 yaşlarında ki çocuklarını uzun süre veya yanlış şekilde kucaklarında taşımalarının bel ve boyunlarına gereksiz yük binmesine neden olarak, fıtık için potansiyel tehlike oluşturduğunu belirtiyor. Dr. Şahabettinoğlu, kucakta çocuk taşımanın yanı sıra kadınların kullandıkları kol çantalarını kimi zaman valiz gibi doldurarak, uzun süre omuzlarında taşımalarının ve hatta alışveriş çantalarını ağırlık gözetmeksizin tek taraflı taşımaları da bu anlamda tehlike oluşturduğuna değiniyor. Toplam vücut ağırlığın %15’inden fazla ağırlık kaldırmak bel ve boyun fıtığına davetiye çıkarmak anlamına gelir. Örnek vermek gerekirse kilosu 60 olan bir bayan 9 kilogramın üstünde yük kaldırdığında ve taşıma süresi uzadığında hem bel hem de boyun fıtığı için adaydır. Bursa Maniplasyon Merkezinden Uzman Dr. Ali Şahabettinoğlu ‘taşınan yük ilk etapda yakınmaya yol açmasa bile, süre arttıkça yükün ağırlaşmasıyla kişi farkında olmadan boyun fıtığı için zemin hazırlar’ diyor.
Bel ve boyun fıtıklarının % 98 – 99‘nun ameliyatsız tedavisinin mümkün olduğunu belirten sadece % 1-2 hastada ameliyat gerektiğini, bel ve boyun fıtıklarında başta maniplasyon, yani elle tedavi olmak üzere fizik tedavilerin oldukça başarılı olduğunu vurguluyor. Maniplasyonda, yani elle tedavi de başarı oranının %98’ler de olduğunu, hafif vakalarda 2 – 3, ileri vakalarda 8 – 10 seans uygulama yapılmasının gerekliliğine dikkat çekiyor. ‘Ameliyatsız tedavilere 2- 3 ay yanıt alınmaması durumunda ameliyat gerekebilir’Boyun fıtığında da el ve kollarda ilerleyen güç kaybı varsa, ya da ağrı ve uyuşmaları ameliyatsız tedavilere 2 – 3 ay cevap vermemiş ise ameliyat gerekecektir. Sadece bel-boyun ağrısı veya kol-bacak uyuşması olan hastalarda % 98 başarı oranı ile ameliyatsız olarak bel ve boyun fıtıkları tedavi edilebiliyor.Fıtık her ne kadar tedavi edilebilen bir durum olsa da, alınabilecek önlemlerle potansiyel tehlikenin önüne geçmek atılacak ilk adım olmalı.Bunun için;• Uzun süre ağır yük taşımaktan kaçınmak,
• Çocuklar 10-12 kilo ağırlığın üzerinde ise mümkün olduğunca kucakta taşımamak, zorunlu taşımalarda ise 1 – 2 dakikayı geçmemek,
• Alışveriş çantalarının 2 – 3 kilo ağırlığın üstünde olması durumunda taşımamak veya iki kolda eşit miktarda bölerek yük taşımak.
• Günlük kullanılan kol çantalarında zaruri ihtiyaçlar dışında fazla yükten kaçınmak.
• Tüm bu taşıma işlemleri sırasında ağırlığı kavramak için doğru pozisyonda eğilmek ve kalkmak (Doğru kaldırma tekniği, kaldırılacak yükü belden eğilerek değil, dizlerden çömelerek yükü bacaklara vermek sureti ile mümkün olduğunca eğilmeden tutup kaldırmak şeklindedir ).
• Kucağımızda çocuk varken, çorba karıştırmak ya da telefonla konuşmak gibi farklı aktiviteleri aynı anda yapmaktan kaçınmak gerekir.Ayrıca düzenli ve bilinçli spor yapmak da alınabilecek önlemler arasında. Uzman Dr. Ali Şahabettinoğlu, ‘Tedaviden sonra bel ve boyun fıtıklarının tekrar ortaya çıkmaması için hastalara, bel ve boyun egzersizlerini, duruş, oturuş, kaldırış, yürüyüş, çalışma şekli tavsiyelerini, yanı sıra mutlaka aşırı stresten, kronik zihinsel ve duygusal yüklenmelerden kendilerini korumalarını gerekirse psikolojik yardım almalarını öneriyoruz’ diyor.
Çocuğun Sosyal ve Psikolojik Gelişimi
Ebeveynlerin çocuklarına kazandırmak istediği en önemli özelliklerin başında “özgüven “gelir. Özgüveni gelişmiş bir çocuğun yaşamda başarısız olma şansı çok düşüktür. Ancak, çocuklarımıza özgüven duygusunu nasıl kazandıracağız? Psikolog Işın Akı , Önce Anneyim okuyucuları için “çocuklara özgüven kazandırmanın anahtar yolları” nı sıraladı:
Çocuk sağlıklı büyürken onu birey olarak görmek ona özgüven kazandırır. Çocukları, yetişkinlerden farklı düşündüğü için küçümsemeyin. Çocukların her zaman fiziksel ve ruhsal olarak ailelerinden etkişlendiğini de unutmayarak öncelikle SİZ kendinize olan güveninizi yendien gözden geçirin.
Çocuğun her istediğine yapmasına izin vermek ya da her istediğine karşı çıkmak doğru olmaz. Önemli olan güvenli ve sıcak bir ortamda ne istediklerini ifade etmelerini sağlayacak zemini yaratmaktır.
Çocuk, oyun oynarken duygularını yaşar. Oyunlarına dikkat edin ve izleyin. Çocuklar oyunlar yoluyla istediklerini aktarırlar. Anne ve baba olarak onlarla oyun oynamanız çok önemlidir. Onlarla oyun oynayın ve duygularını daha yakından gözlemleyin.
Çocuklar ebeveynlerinin sevgi ve ilgisi kazanmak için değişik yollara başvururlar. Kendilerini olumlu yolla ifade etmelerini sağlamak için onları ödüllendirin. Olumlu davranışlarla kendilerini ifade ettiklerinde onları küçük sürprizlerle sevindirin.
Çocukların sorunlarını yok saymayın. Sorularına anlayacağı şekilde yanıt verin ama mutlaka yanıt verin. “Şimdi git başımdan”, “çok komik bir soru”, “olmaz öyle şey” gibi cümlelerle çocuğunuzu yanıtlamayın. Çocuklar böyle cümleler duyduğunda kırılır ve önemsenmediklerini düşünürler.
Çocuğunuza verdiğiniz bilgiler doğru olsun. Yalan, farklı bilgi, korku içerikli açıklamalar çocuğun güvenini sarsar. Örneğin, “bunu kırdın, bu yüzden babana söylemeliyim”, “ bu yaptığını duyarsa öğretmenin çok kızar” gibi cümleler çocuğunuzun özgüvenini zedeler.
Çocuk sağlıklı büyürken onu birey olarak görmek ona özgüven kazandırır. Çocukları, yetişkinlerden farklı düşündüğü için küçümsemeyin. Çocukların her zaman fiziksel ve ruhsal olarak ailelerinden etkişlendiğini de unutmayarak öncelikle SİZ kendinize olan güveninizi yendien gözden geçirin.
Çocuğun her istediğine yapmasına izin vermek ya da her istediğine karşı çıkmak doğru olmaz. Önemli olan güvenli ve sıcak bir ortamda ne istediklerini ifade etmelerini sağlayacak zemini yaratmaktır.
Çocuk, oyun oynarken duygularını yaşar. Oyunlarına dikkat edin ve izleyin. Çocuklar oyunlar yoluyla istediklerini aktarırlar. Anne ve baba olarak onlarla oyun oynamanız çok önemlidir. Onlarla oyun oynayın ve duygularını daha yakından gözlemleyin.
Çocuklar ebeveynlerinin sevgi ve ilgisi kazanmak için değişik yollara başvururlar. Kendilerini olumlu yolla ifade etmelerini sağlamak için onları ödüllendirin. Olumlu davranışlarla kendilerini ifade ettiklerinde onları küçük sürprizlerle sevindirin.
Çocukların sorunlarını yok saymayın. Sorularına anlayacağı şekilde yanıt verin ama mutlaka yanıt verin. “Şimdi git başımdan”, “çok komik bir soru”, “olmaz öyle şey” gibi cümlelerle çocuğunuzu yanıtlamayın. Çocuklar böyle cümleler duyduğunda kırılır ve önemsenmediklerini düşünürler.
Çocuğunuza verdiğiniz bilgiler doğru olsun. Yalan, farklı bilgi, korku içerikli açıklamalar çocuğun güvenini sarsar. Örneğin, “bunu kırdın, bu yüzden babana söylemeliyim”, “ bu yaptığını duyarsa öğretmenin çok kızar” gibi cümleler çocuğunuzun özgüvenini zedeler.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)